Belediyelerle ilgili suçlamalara bakıyorum; çoğunda karşımıza çıkan suç tanımları birbirinin aynı: İhaleye fesat karıştırmak, haksız kazanç elde etmek…
İnsan düşünen bir varlık ya hâliyle düşünüyorum da: Suçlanan Belediyeler ve mensubu oldukları partiler, bir suç örgütü gibi mi çalışıyorlar, nedir? Neredeyse hepsinde aynı iddia: ‘Fesatlık (!)’
Oysa biraz daha büyük düşünselerdi de bir fona girselerdi… Kim bilir, belki daha da büyük kazanırlardı! Baktılar olmuyor; gönüllü bir iadeyi maslahat yapar, kazancın bir kısmını geri verir: “Kazan kazan, sen de kazan!” anlayışıyla yollarına devam ederlerdi hiç değilse, haksız mıyım yani? (!)
Şimdi ciddiyete gelir isek, durumun analizini biraz ‘fesatsızca ama ferasetlice’ yapalım. Haksız kazancın yaptırımı, ihaleye fesat karıştırmanın yaptırımından daha hafifmiş gibi bir izlenim doğuyor. Nasıl olsa ayrıntılı listeler açıklanmıyor, bilgi edinmek de öyle kolay değil… Ekonomide kötü paranın iyi parayı kovması gibi, bu işlerin de üstü örtülür, zamanla unutulur gider hesabı mutlak yapılmış sanki!
Gelelim diğer asıl meseleye…
Bazı Belediye Başkanları, “İhaleye fesat karıştırmadım, suçsuzum!” deseler de önlerine başka bir çıkış yolu konulmuş gibi görünüyor. İddialar karşısında risk alarak kendilerini aklamak yerine, halkın iradesine fesat karıştırmanın kurtuluşun anahtarı olduğunu düşünmüş olabilirler mi?
Belki de ispat edilene kadar atı alanın Üsküdar’ı geçeceğini düşündüler. İlk bakışta iki seçenek varmış gibi: Ya suçlamalarla mücadele edeceksin ya da başka bir partiye geçerek yeni bir sayfa açacaksın!
En kolayını tercih edip halkın iradesine fesat karıştırmak iyidir diye düşünmüş olabilirler mi?
Nasıl olsa hesap soran olmaz, baskı kuran da yoktur besbelli ki! Oohh, gel keyfim gel! Güçten yana ve gücün yanında ve güçlü bir ‘şemsiye’ altında olmanın kime ne zararı var! Fırtına geçsin hele bir (!) demiş de olabilirler. Bu arada durumu idare açısından halkın gazını alan bir iki miting, birkaç gösteri yapmak da diğer tarafın mugallitliğinin icadı olabilir, es geçmeyelim…
Ee, sonra ya sonrası nasıl olacak halk adına?
Hayat devam ediyor ya bu kafi görülüyor anladığım kadarıyla. Halk pek de umurlarında değil, amaçlarına ulaşmada değerli bir aparat, hepsi bu (!)
İşte tüm bu olanlar karşısında söylenecek şey: Meğerse atı alıp Üsküdar’ı geçmenin de bir yöntemi varmış demek olmalıdır. Pardon, atla değil da başka platformlara geçerek durum kurtarılıyor basitçe hem de (!)
Peki, hakkında ihaleye fesat karıştırma suçlaması bulunan bir Belediye Başkanı başka bir partiye geçtiğinde ne oluyor? İhale kendiliğinden temizleniyor mu? İddia ortadan mı kalkıyor? Kamu zararı varsa bir anda yok mu sayılıyor? Hesap sorulmayacak mı?
Daha da önemlisi, halkın iradesine fesat karıştırmanın yükü omuzlarına hiç mi binmiyor?
Geçtikleri partiler, seçmenin gözünde bu tartışmanın bir parçası hâline gelmiyor mu? Seçmenin oyunu başka bir siyasi adrese taşımanın, sandıkta ortaya konulan iradeyi boşa düşürmenin bir sorumluluğu yok mu?
Zimmete para geçirmek suçsa, halkın emanet ettiği oyu zimmete geçirmek de bir vicdan meselesi değil midir?
Halkın ne istediği, kime yetki verdiği hiç mi önemli değil?
Eğer ortada bir suç varsa, parti değiştirmek kişiyi aklar mı? Hakkındaki iddialar bir siyasi transferle ortadan kalkar mı? Geçilen parti, bu iddiaların hesabını sormak yerine yalnızca yeni bir siyasi kazanım elde etmiş olmuyor mu?
Seçmen, oy verdiği partiye bunları sormayacak mı?
Aklanmak başka, bir partiye geçerek aklanmış gibi görünmek başka değil midir? Bir siyasi partiye katılmak, geçmişteki iddiaları silen sihirli bir formül müdür?
Kirli eller, halkın oylarına uzandığında; seçmenin iradesine ket vurduğunda, bunun adı yalnızca siyasi transfer mi oluyor? Yoksa demokrasinin özüne dokunan çok daha ağır bir sorunla mı karşı karşıya kalıyoruz?
Ve gelelim bir başka meseleye…
Madem başka bir partiye geçtiniz, peki kurucu iradenin portrelerini kaldırmak da bu transferin bir parçası mı? Daha dün savunduğunuz değerlerden bugün vazgeçmek, yalnızca siyasi tercihinizi mi değiştirir, yoksa temsil ettiğiniz anlayışı da mı sorgulatır?
Atatürk’ün ilke ve inkılaplarından taviz vermek, hele de ilk iş olarak onun portrelerini kaldırmak, halka hizmetin önüne geçecek kadar önemli bir mesele midir?
İlk işiniz halka hizmet etmek, Belediyenin sorunlarını çözmek, size emanet edilen kaynakların hesabını vermek değil midir? Bir siyasi geçişin ardından yapılan ilk iş, ortak değerleri ve kurucu iradeyi görünmez kılmaksa, insan sormadan edemiyor: Nasıl bir siyasi anlayış, nasıl bir sorumluluk duygusu bu?
Peki, bütün bunlar bir suç isnadından ibaret değil de bir bedel karşılığında gerçekleşiyorsa, durum daha da vahim değil midir?
Öyleyse insanın aklına şu soru geliyor: O bedel neyse, halktan toplamak için bir seferberlik başlatılsaydı daha onurlu olmaz mıydı? İnsan, kendisine emanet edilen iradeyi bir pazarlık konusu hâline getirmek yerine, o iradenin sahibine hesap vermeyi seçemez miydi?
Çünkü mesele yalnızca ihaleye fesat karıştırmak değil.
Asıl mesele, halkın iradesine fesat karıştırmaktır!
İhaleye ilişkin iddialar mahkemelerde değerlendirilir; suçluluk, hukuken kesinleşmiş yargı kararıyla belirlenir. Ancak sandıkta verilen yetkinin hangi amaçla kullanıldığı, seçmenin güveninin nasıl korunduğu ve siyasi sorumluluğun nasıl taşındığı da demokrasinin vazgeçilmez sorularıdır.
Unutulmamalıdır ki halkın oyu bir makamın tapusu değil, millete hizmet için verilmiş bir emanettir.
Ve insan, kendisine emanet edileni satarsa yalnızca emanete değil, vicdanına da ihanet etmiş olmaz mı?
Halkın iradesini hiçe sayanlar şunu unutmamalı: Sandıkta kazanılan güven, siyasi pazarlıklarla tüketilebilir; ama halkın vicdanında açılan yaranın hesabı kolay kolay kapanmaz.
Çünkü halkını satanın korkusu, hiçbir şeye benzemez!







Yorum Yap