Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi şartlarda, hangi fedakârlıklarla ve hangi değerler üzerine kurulduğunu gerçekten anlayan herkes, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene!” sözünün taşıdığı derin anlamı da kavrayacaktır.
Çünkü bu söz, bir ırkın diğerinden üstün olduğunu ilan eden bir anlayışın değil; ortak bir vatana, ortak bir tarihe ve ortak bir geleceğe duyulan aidiyetin ifadesidir.
Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesini anlamak için önce Millî Mücadele’nin ruhuna bakmak gerekir.
Anadolu işgal altındayken vatanın bağımsızlığı için ayağa kalkan insanlar aynı aileden, aynı soydan veya aynı kültürel çevreden gelmiyordu. Fakat onları birleştiren, bütün farklılıkların üzerinde yükselen ortak bir irade vardı: Bağımsız yaşamak ve gelecek nesillere özgür bir vatan bırakmak.
Çanakkale’de aynı siperde savaşan, Sakarya’da aynı cephede direnen, Dumlupınar’da aynı zafer için mücadele eden insanların etnik kökenleri değil, vatanlarına duydukları bağlılık belirleyiciydi.
Kimi Balkanlardan, kimi Kafkaslardan gelmişti. Kimi Anadolu’nun doğusunda, kimi batısında doğmuştu. Türkü, Kürdü, Çerkezi, Lazı, Boşnağı; farklı geçmişlerden gelen nice insan, aynı bağımsızlık mücadelesinin parçası olmuştu.
Onları millet yapan yalnızca ortak bir geçmiş değil, birlikte üstlendikleri sorumluluk ve birlikte kurmak istedikleri gelecekti.
İşte Türkiye Cumhuriyeti bu tarihî iradenin üzerinde yükseldi.
Mustafa Kemal Atatürk’ün millet anlayışını yalnızca soy ve kan bağı üzerinden değerlendirmek, Cumhuriyetin kuruluş düşüncesini eksik okumaktır.
Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” sözü, bu anlayışın en açık ifadelerinden biridir.
Nitekim 1924 Anayasası’nın 88. maddesinde de Türkiye halkının, din ve ırk ayrımı gözetilmeksizin vatandaşlık bakımından Türk olarak adlandırıldığı belirtilmiştir.
Buradaki temel düşünce açıktır: Cumhuriyetin vatandaşlık bağı, insanların atalarının nereden geldiğine göre değil, ortak bir devletin ve milletin mensubu olmaları üzerinden tanımlanmıştır.
Bir insanın dedesi Balkanlardan göç etmiş olabilir. Bir başkasının ailesi Kafkasya’dan gelmiş, bir diğeri Anadolu’nun herhangi bir köyünde farklı bir ana dille büyümüş olabilir. Bu farklılıklar, aynı ülkenin eşit vatandaşları olmalarına ve ortak bir millî aidiyet geliştirmelerine engel değildir.
Çünkü millet olmak, herkesin birbirine benzemesi demek değildir. Millet olmak; farklı geçmişlere sahip insanların ortak değerler, ortak sorumluluklar ve ortak bir gelecek etrafında buluşabilmesidir.
Burada önemli bir ayrımın altını çizmek gerekir.
“Ne mutlu Türküm diyene!” sözü, insanın doğuştan taşıdığı bir özelliği değil, benimsediği bir aidiyeti öne çıkarır.
Atatürk, “Ne mutlu Türk olana!” dememiştir.
“Ne mutlu Türküm diyene!” demiştir.
Bu ifade farkı tesadüf değildir. Birincisi doğuştan gelen bir kimliği çağrıştırırken, ikincisi kendisini bir millete mensup hissetmenin ve bu mensubiyeti sahiplenmenin önemine işaret eder.
Ancak aidiyetin gerçek anlam kazanabilmesi için gönüllü olması gerekir. İnsanların kültürel kökenlerini, ana dillerini veya aile geçmişlerini inkâr etmeleri beklenemez. Ortak millî kimlik, farklılıkları yok sayarak değil, vatandaşların eşitliğini ve karşılıklı saygıyı güçlendirerek yaşatılabilir.
Cumhuriyetin kuruluş değerleri de tam bu noktada önem kazanır.
Türkiye Cumhuriyeti yalnızca askerî bir zaferin sonucu değildir. Aynı zamanda egemenliğin bir hanedandan alınarak millete verilmesinin, vatandaşlık bilincinin gelişmesinin, çağdaşlaşmanın, aklın ve bilimin rehber kabul edilmesinin tarihî ifadesidir.
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” ilkesi, bu büyük dönüşümün özünü oluşturur.
Devlet artık bir ailenin veya zümrenin mülkü değil, milletin ortak iradesinin temsil edildiği bir Cumhuriyet olacaktı.
Bu nedenle Cumhuriyetin gerçek mirasına sahip çıkmak, yalnızca bayramlarda nutuk atmak veya millî sloganları tekrarlamak değildir.
Cumhuriyete sahip çıkmak; hukukun üstünlüğünü savunmak, vatandaşlar arasında ayrım yapılmasına karşı durmak, liyakati esas almak, kadınların ve erkeklerin eşit haklarını korumak, eğitimi ve bilimi önemsemek, milletin iradesine saygı göstermektir.
Çünkü Cumhuriyeti yaşatan şey yalnızca geçmişte kazanılmış zaferler değil, o zaferlerin üzerine inşa edilen değerlerin bugün ne ölçüde korunduğudur.
Aynı gerçek milliyetçilik anlayışı için de geçerlidir.
Milletini sevmek, başka milletlerden nefret etmeyi gerektirmez. Kendi kimliğine sahip çıkmak, başka kimlikleri aşağılamayı haklı kılmaz.
Gerçek vatanseverlik; ülkesinin bağımsızlığını, insanlarının huzurunu, devletinin adaletini ve gelecek nesillerinin refahını savunabilmektir.
Bir vatandaşın ülkesini sevmesi, devletin her uygulamasını sorgusuz kabul etmesi anlamına da gelmez. Aksine, yanlış karşısında doğruyu savunmak, haksızlığa itiraz etmek ve daha adil bir Türkiye istemek de Cumhuriyete duyulan sorumluluğun gereğidir.
Bir deprem felaketinde hiç tanımadığı insanların yardımına koşan gönüllünün, vatan nöbeti tutan Mehmetçiğin, ülkesini bilimde, sanatta ve sporda başarıyla temsil eden gencin ortaya koyduğu ortak duygu, bu sorumluluğun farklı yansımalarıdır.
Onları birleştiren, birbirlerinin soy kütüğünü bilmeleri değil; aynı ülkenin acısını, sevincini ve geleceğini paylaşmalarıdır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan da tam olarak bu ortaklık bilincini güçlendirmektir.
İnsanları kökenlerine göre karşı karşıya getirerek, farklılıkları siyasi hesapların malzemesine dönüştürerek veya vatandaşlık bağını bir üstünlük yarışına indirerek güçlü bir toplum inşa edemeyiz.
Güçlü Türkiye, her vatandaşının kendisini bu ülkenin eşit ve onurlu bir parçası olarak görebildiği Türkiye’dir.
Elbette tarih boyunca millî kimlik konusunda farklı yorumlar, tartışmalar ve dışlayıcı uygulamalar yaşanmıştır. Bunları yok saymak yerine, Cumhuriyetin eşit vatandaşlık idealini daha güçlü biçimde hayata geçirmek gerekir.
Çünkü aidiyet yalnızca sözle kurulmaz. Adaletle pekişir, eşitlikle güçlenir, ortak sorumluluklarla kalıcı hâle gelir.
Ve unutulmamalıdır ki bir devletin gerçek gücü, vatandaşlarının yalnızca o devletin sınırları içerisinde yaşamasından değil, o devleti kendilerinin bilmesinden doğar.
Sonuç olarak mesele, hangi soydan geldiğimizden çok, hangi değerlere sahip çıktığımız ve gelecek nesillere nasıl bir ülke bırakmak istediğimizdir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini anlamak; bağımsızlığın kıymetini, millet egemenliğinin önemini, ortak vatandaşlığın sorumluluğunu ve farklılıklar içerisinde birlik olabilmenin değerini anlamaktır.
“Ne mutlu Türküm diyene!” sözünü bu tarihî ve düşünsel çerçevede değerlendirdiğimizde, onun bir üstünlük iddiasından ziyade ortak bir millî kimliği sahiplenme çağrısı olduğunu görürüz.
Bu sözün gerçek anlamını yaşatmanın yolu ise onu başkalarına karşı bir ayrım çizgisine dönüştürmek değil, Cumhuriyetin bütün vatandaşlarını kucaklayan değerleriyle birlikte savunmaktır.
Çünkü Cumhuriyetin kuruluş değerlerini anlamadan millî aidiyetin derinliğini, millî aidiyetin sorumluluğunu kavramadan da Cumhuriyetin kıymetini tam olarak anlayamayız.
Ve işte o zaman, bu söz yalnızca dillerde tekrarlanan bir slogan olmaktan çıkar; tarihe, vatana, millete ve geleceğe karşı duyulan bilinçli bir sorumluluğun ifadesine dönüşür.
Tam da burada, inanç ve aidiyet ile kişisel hesaplar arasındaki farkı görmek gerekir.
Kendi kişisel ikbali uğruna bir yerlerden ayrılırken geride bıraktığı insanlara ve değerlere çamur atmayı tercih edenlerin karakter tahlilini uzun uzun yapmaya gerek yoktur. İnsanlar elbette fikir değiştirebilir, siyasi tercihlerini yeniden belirleyebilir, hatta yıllarca birlikte yürüdükleri insanlarla yollarını ayırabilirler. Ancak ayrılmanın da bir ahlakı, geçmişe karşı bir vefa sorumluluğu vardır.
İster kişisel menfaat, ister korku, ister başka hesaplar söz konusu olsun; bunlar, insanların söyledikleriyle yaptıkları arasındaki tutarlılığı sorgulamamıza engel değildir.
Kamuoyunda Fakı Baba olarak bilinen kişinin açıklamalarını da bu çerçevede değerlendiriyorum. Kendisini adeta partisinden uzaklaştıracak bir tartışmanın merkezine yerleştirmesini, yıllarca savunulduğu söylenen değerler bakımından düşündürücü buluyorum.
Bir dönem olduğundan büyük gösterilen, kartondan bir balon gibi şişirilen siyasi figürlerin gerçek ağırlığını zaman ve ortaya koydukları tutarlılık belirler.
Ancak bizim meselemiz kişilerle uğraşmak değildir. Birilerinin ayrılırken söyledikleri, bizim inandığımız değerlerden vazgeçmemizi değil, o değerlere daha büyük bir kararlılıkla sahip çıkmamızı gerektirir.
Çünkü şahıslar gelir geçer, makamlar ve siyasi hesaplar değişir. Kalıcı olan, insanın fikrî namusu, geçmişine vefası ve inandığı değerlere gösterdiği sadakattir.
Bizim mücadelemiz kişilerin değil, ilkelerin mücadelesidir. Birilerinin savrulması, bizim istikametimizi değiştirmez; aksine inancımızı ve mücadele azmimizi daha da pekiştirir.
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!









Yorum Yap